Temiz » Hikayeler

Hikayeler

Bİzde selam temannâ usûlü verilir

 

İbnülemin Mahmud Kemal İnal Bey'in konağına ilk defa giden genç bir tıbbiyeli, içeriye adımını atar atmaz büyük bir gaf yapar. Orada bulunan zevâtı selâmlamak maksadıyla, birkaç kere başını öne arkaya sallar. Böyle şeylere son derece dikkat eden Mahmud Kemal Bey, öfkeli bakışlarını bu acemi gence çevirir ve haşin bir üslupla sorar:

— Evlâdım, senin adın ne?

Genç adam şaşkınlıkla cevap verir:

— Mustafa efendim!

Mahmud Kemal İnal Bey, gence tevcih ettiği şu sözlerle, orada hazır bulunanları gülmekten kırıp geçirir:

— Bak oğlum, adın tam bir Müslüman adı. Bizde selâm temennâ usûlü verilir. El, aşağıdan yukarı kaldırılır, kalbe götürülür, sonra başa konulur ve, “es-Selâmü aleyküm” denir. Ne o, ‘senin de, senin de...’ der gibi başını sallıyorsun?

 

Devamini Oku

Başkası olma.Taklitten kaçın

Ormana canlılık getirmesi için aslanın emriyle şarkı yarışması düzenlenmiş.
Kazanan ömür boyunca hiçbir hayvan tarafından saldırıya uğramayacakmış.
Eşek, adaylardan biriymiş ve şarkısına başlamış. Ondan başka herkes kulaklarını kapatmış.
Bilge ve anlayışlı kaplumbağadan başka kimse onu alkışlamamış.
Sırayla bütün hayvanlar hünerlerini göstermişler.
Sıra bülbüle geldiği zaman, güle olan aşkını temsil eden bir beste söylemiş ve bütün orman duygusal bir havaya bürünmüş.
Herkes bülbülün birinci olacağını düşünürken sıra papağana gelmiş.
Kendinden önce sahneye çıkan başta bülbül olmak üzere tüm hayvanların nefis bir taklidini yapmış. Onun bu becerisi aslanında çok hoşuna gitmiş.
Tam papağan birinci seçilecekken yaşlı bilge kaplumbağa şöyle diyerek itiraz etmiş “sevgili kralım! Biliyorsunuz bu yarışmaya herkes kendi sesiyle katılacaktı. Oysa biz papağanın kendi sesini dinleyemedik. Birde kendi sesinden bir şarkı dinleyelim, o zaman kararımızı veririz!” ancak papağan başkalarının sesini taklit etmekten kendi sesini unutmuş ve hiç bir şey söyleyememiş, bülbülde birinci olmuş.
Şimdi hepinize sesleniyorum lütfen kendiniz olun! Herkes birbirini olduğu gibi kabul etsin..
Kaynak: GENÇBEYİN Dergisi

Devamini Oku

Kaşağı

AHIRIN avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul'a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan'la artık Dadaruh'un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh'la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı... tık... tıkı... tık... tıpkı bir saat gibi... yerimde duramaz,

- Ben de yapacağım! diye tuttururdum.

O vakit Dadaruh, beni Tosun'un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,

- Hadi yap! derdi.


Devamini Oku

Herşey Aslına Rücû Eder

Hanım, Hızır aramakla bulunmaz. Bizim duadan başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. Şayet nasipse, o gelir beni bulur. Nasip değilse de ne yapalım, belki benim kellem gider; ama hiç olmazsa size ömrünüzün sonuna kadar yetecek servet bırakmış olurum.

Zamanın birinde bir memlekette asayiş bozulmuş, düzen kalmamıştı; bir kargaşa yaşanıyordu. Oranın padişahı memleketindeki bu durumu düzeltmek, halkın huzur ve sükûnetle yaşamasını sağlamak için ne yapacağını şaşırmıştı. Üç tane veziri vardı; ama onlar da memlekette istikrar ve asayişi temin edecek kararlar almaktan acizdiler. Padişah çaresizlik içinde kıvranıyor, "Bu memleketi düzletse düzeltse ancak Hızır Aleyhisselâm düzeltir." diyordu. İyi de Hızır'ı nasıl bulacaktı?

Devamini Oku

Salaten Tüncina'yı okuyun

Ruşen Eşref, Çanakkale'nin adsız kahramanlarından bir olan, Afyon'un Sandıklı kazasının Kusura Karyesi'nden Hüseyin oğlu Mustafa Onbaşı ile olan mülakatını Anadolu delikanlısının orijinal, tabii ifadeleri içinde şöyle anlatır:
Yüzbaşımız önümüzde:
–"Haydi evlatlarım, anamız bizi bugün için doğurdu" diyerekten, elindeki kılıçla İngilizn ikinci istihkamına da girdik, Oradan da kaçırdık İngiliz'i.
–"Eb bu İngiliz cesur mu bari?"
–"Askeri korkaktır, yani... Denizden gücü çoktur. Yoksa karada yüzü yoktur. Bir kere Türk'ün askerini gördü mü, gerisi geriye kaçmaya gücü yeter; yoksa başka bir şeye yetmez."

Devamini Oku

Hiç Namaz kılmadan cennete giden adam

Beni Abdi'l–Eşhel oğullarından Usayrim diye anılan Amr İbn Sabit, yakınlarının çoğu Müslüman olduğu halde Müslüman olmamakla direniyordu.
Müminler, Uhud'da iken gönlüne İslam nuru düşmüştü. Birden sanki gönül pencereleri açılmış gönlü huzurla dolmuştu. Dudaklarında kelime–i şehadet, kılıcına yöneldi. Onu kuşanarak Uhud'un yolunu tuttu. Varacak ve mümin kardeşlerinin yanında yer alacaktı.
Öyle de yaptı. Aldığı yaralarla takatsiz düşünceye kadar Uhud'da savaştı.

Devamini Oku

Kanlı zarf

I. Dünya Savaşında Irak Cephesinde savaşan 6. Ordunun Kumandanı Halil Paşa, hatıralarında şöyle bir hadiseyi nakleder:27 Mart 1916 günü Irak’ta Felahiye muharebesinde boğazından ağır yaralanan 18. Kolordu 51. Tümen 9. Alay Emir subayı iken, bu muharebede kendi alayındaki bir bölüğe kumanda eden Üsteğmen Muzaffer, hayatının son dakikalarına geldiğini anlayınca sükûnet ile son görevini yapmaya başladı ve konuşamadığı için, cebinden çıkardığı bir mektup zarfının üzerine kurşun kalemle önce “kıble ne taraftadır?” diye yazarak sordu. Millî şeref ve fazileti bulunan ak yüzünü ve pak alnını, görevini başaranlara mahsus güzellikle huzur-u Peygamberîye çevirdi ve kalbindeki şehadeti diliyle anlatmaya takati olmadığından, kana boyanan o zarfın ortasına okunaklı bir şekilde kelime-i şehadeti yazdı. Sonra bu büyük asker, bölüğüne son sözü söylemek isteyerek aynı zarfın üç yerine; “bölük intikamımı alsın” cümlesini yazarak, ikisini imzaladı, üçüncüsünü ise imzalayamadan son nefesini verdi. Muzaffer Efendinin bu yüce davranışı, yani bir Türk subayının örnek maneviyatı olan o kanlı zarf, Askeri Müzeye gönderildi ve Türk çocuklarına ve gelecek nesillere cevher değerinde bir miras olarak kaldı.

Devamini Oku

Keramete inanmayan alim

 Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul’da Arabzade adıyla meşhur bir âlim vardı. büyük camilerde verdiği vaazlara bütün İstanbul halkı büyük rağbet gösterirdi. Arabzade, devrinin bütün ilimlerine vakıf olduğu halde, tasavvufa ve keramete inanmaz dı. Kanuni’nin başveziri Rüstem Paşa, keramete inanmayan bu Arabzade’yi Mısır Başmüderris liğine tayin ettirmek istedi. Diğer taraftan İstanbul uleması Padişaha müracaat ederek, Arabzade’nin itikadının bozuk olduğunu, Akaid kitaplarında “Evliyanın kerameti haktır” dediği halde buna inanmadığını, “Ben ömrümde büyük günah işlemedim. İyilerin keramet göstermesi icabetseydi, benim keramet göstermem lazımdı.” İddiasında bulunduğunu hatırlattılar. Padişah:-Mısır Ulemasının ta’n-ü teşdidine kendimizi hedef kılmayalım. Fakat bu, yeni başveziri min ilk isteğidir.

Devamini Oku

İrem Bağları ve Şeddad bin Âd

Hazret-i Muâviye zamanında Abdullah bin Kilâbe adında bir şahsın devesi kaybolmuştu. Abdullah devesini ararken, olağanüstü bir bahçe gördü. Duvarları cevherlerden örülmüştü. Gözlerine ve gördüklerine inanamıyordu. O cevherlerden bir miktar aldı ve Hazret-i Muâviye’ye getirdi. Başından geçenleri de bir bir anlattı... Cevherleri yaktılar!..
Hazret-i Muâviye, Abdullah’ın getirdiği cevherleri inceledi. Binlerce yılın tozunu toprağını üzerinde taşıyan cevherler işe yaramaz olmuşlardı. Ateşe koydular. Yandıkça misk ve amber kokusu geldi. Bu kokudan anladılar ki, cevherler İrem Bağına aittir. (İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın, “Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.)
 

Devamini Oku

Düğmeleri Sabaha kadar yetiştir.

Zalim bir padişah kuyumcu başısını huzuruna getirerek şu emri verir. Üstüme dikilmek üzere bana on iki adet yıldız şeklinde altın düğme yapacaksın. Bu düğmeler yarın sabaha kadar yetişecek. Derhal git, işe başla!

Ferman efendimizin, fakat padişahım, on iki adet yıldız düğmeye yarın sabaha kadar yetiştirebilmeme imkân yoktur. Bunları evvela çivi şeklinde dökeceğim, söve döve yassıltacağım. Sonra da yıldız şekline getireceğim. Bir saniye durmadan çalışmak şartıyla en az üç günlük bir işi var

Diye düğmeleri sabaha kadar yetiştiremeyeceğini anlatmaya uğraşırken, padişah:

- Yıkıl karşımdan, şimdi senin kelleni uçurturum. Emrettiğim düğmeler sabahleyin burada hazır bulunmazsa kendini yok bil.

Der.

Adamcağız, perişan bir halde huzurdan çıkarak evine gelir. Kendisini karşılayan karısına ve çocuklarına vaziyeti anlatır. Ertesi gün hayata veda edeceğini katiyetle bildi için işe hiç başlamamayı tasarlar. Ölümünün arifesinde karısın, çocukların görmeyi ve son saatini huzur ile geçirmeyi tercih eder.

 

Devamini Oku

YEMEK | güvenlik sirketi | forex | kompresör | Tabela | huzurevi | kablo | konteyner | Kompresör | KADIN | çelik kapi | hastaneler | otomatik kapi | bademcik | BEBEK | BIZ

ihyaList - ihya.org kaliteli siteler arsivi Popüler Siteler