Temiz » Hikayeler » Dini Hikayeler
Dini Hikayeler
BU AKŞAM HİNDİSTAN'DA
Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
"Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana..."
Allah Rızası için yapılan iş
İbn Ömer Radıyallahu Anh'ın anlattığına göre;
Vaktiyle üç arkadaş yolcuğa çıkmışlardı. Yolda giderken yağmura tutulunca, dağın bir mağarasına sığındılar. Onlar içerideyken dağdan yuvarlanıp inen bir kaya o mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirleriyle şöyle konuştular:
–Dışarıdaki ayak izlerimiz silindi ve dünya ile bağlantımız kesildi. Tek dayanağımız daha önce işlediğimiz iyi amellerimiz kaldı. Allah için yaptığımız amellerimizle Allah'a dua edelim de, belki bizi bu belâdan kurtarır. Bunun üzerine içlerinden biri:
–Ey Rabbim! Benim çok yaşlı annem, babam ve bir de küçücük çocuklarım vardı. Onlara ben bakardım. Otlaktan koyunlarımla döndüğümde, koyunları sağar ve çocuklarımdan önce anne ve babama süt içirir, onları beslerdim. Bir gün geç kaldım, karanlık bastıktan sonra ancak gelebildim. Annem ve babamı uyumuş olarak buldum. Yine her zamanki gibi, koyunlarımı sağdım ve çocuklarım açlıktan bağrıştıkları hâlde ebeveynimden önce onlara süt içirmeyi münasip bulmadım. Anne ve babamı da uyandırmaya kıyamadığım için, sabaha kadar başları ucunda, hazır vaziyette ayakta bekledim. Eğer bu amelim senin indinde kabul olunup rızanı kazanmışsa, göğü görecek kadar olsun önümüzü açıver yâ Rabbi!" dedi. Allahu Teâlâ da kayayı biraz kaldırmak sûretiyle bir miktar açtı ve gökyüzünü gördüler.
İlk sorguya çekilecek üç kişi
Ebû Hüreyre Radıyallahu Anh anlatıyor:
"Resûlullah Aleyhisselâm şöyle buyurdu: 'Kıyamet gününde üç kişi ilk olarak sorguya çekilecek:
Birincisi: Cihad esnasında ölen kimsedir ki, Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah, kendisine verilmiş olan nimetleri önüne serer. O da, bunlara nail olduğunu itiraf eder. Bunun üzerine Allah kendisine:
–Bu mazhar olduğun nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar, O da:
–Senin yolunda şehit oluncaya kadar savaştım, cevabını verir. Allahu Teâlâ:
–Yalan söylüyorsun; sen "yiğit" desinler diye savaştın ve sana "yiğit" dediler de,
der. Sonra meleklerin kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.
Horoz Hırsızı
İmam-ı Azam Hazretleri, talebelerine fıkhi konularda ders verirken, ansızın bir ihtiyar içeri girer:
- Ey kadı hazretleri, bu gece kümese giren hırsızlar, horozumu çalmışlar. Kimin çaldığını da bilmiyorum. Bu sebeple hırsızları bulmanı istiyorum. Zira bu husustaki yeteneğinize inanıyorum.
İmam-ı A'zam:
- Bu fıkhi bir mesele değildir ki çözeyim. Sen devletin zabıtasına haber ver. Senin işini onlar halleder, diye yol gösterirse de, ihtiyar bir türlü ayrılmaz. Bunun üzerine İmam-ı A'zam:
- Müezzin ezan okudu zaman, şüphelendiğin şahısları camiye davet et. İmam sizinle konuşmak istiyor de.
Ölümden Korkuyorum
Ashab-ı kiramdan bir zat Rasulullah Efendimize gelerek" ya Resulallah ölümden korkuyorum "dedi. Efendimiz (s.a.v.) ona "malından birazını infak et, onu ahirete gönder " buyurdu. bunun üzerine o sahabi denileni yaptı. Bir müddet sonra tekrar geldiginde "artık ölümden korkmadıgını" söyledi. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) tebessüm ederek "insan oğlu böyledir malı nerede ise gözüde orada olur " buyurdu
Ben, Allâh yolunda verebileceğim bir tek canım olduğu için ağladım
Abdullah bin Hûzafe-radıyallâhu anh-'ın eşsiz fazîletini ve îman cesâretini sergileyen nice ibretlerle dolu bir kıssası daha vardır:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın hilâfeti döneminde Şam'ın Kayseriye taraflarında Rumlar üzerine bir İslâm ordusu gönderilmişti. Abdullâh bin Huzafe -radıyallâhu anh- da orduda bulunuyordu. Rumlar onu esir ettiler. Krallerına götürdüler ve; "Bu, Muhammed'in ashâbındandır!" dediler.
Kral, Hazret-i Abdullâh'ı bir eve kapattırıp günlerce yemekten, içmekten alıkoyduktan sonra, ona bir miktar şarap ve domuz eti gönderdi. Üç gün gözlediler. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ne şaraba ne de domuz etine el sürmedi. Krala:
"-Onun boynu iyice büküldü. Oradan çıkarmazsanız ölecek!" dediler.
Kral, onu getirterek:
"-Seni yiyip içmekten alıkoyan nedir?" diye sordu.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
"-Gerçi zarûret, onlardan yemeyi ve içmeyi bana helâl kılmıştır, ama ben seni, kendime ve İslâm'a güldürmek istemedim!" dedi.
Kral onun bu vakur tavrı karşısında:
"-Sen hristiyan olsan da mülkümün yarısını sana versem, seni mülk ve saltanatıma ortak yapsam, kızımı da seninle evlendirsem olmaz mı?" dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
"-Sen bana, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-'ın dîninden göz açıp kapayıncaya kadar dönmem karşılığında mülkünün tamâmını ve bütün Arap mülkünü versen bile, bunu aslâ yapmam." dedi.
Kral:
"-Öyleyse seni öldürürüm." dedi.
Hazret-i Abdullâh:
"-O da senin bileceğin bir şey!" dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh- çarmıha gerildi. Okçular önce ona isâbet etmeyecek şekilde, gözünü korkutmak için ok attılar. Daha sonra kendisine tekrar hristiyan olması teklif edildi. O mübârek sahâbî en ufak bir temâyül bile göstermedi. Bunun üzerine Kral:
"-Ya hristiyan olursun ya da seni kaynar kazanın içine atarım."
Kabûl etmeyince bakırdan bir kazan getirildi, içine zeytin yağı veya su konularak kaynatıldı. Kral, müslümanlardan bir esir getirtti. Hristiyan olmasını teklîf etti. Esir, bu teklifi kabûl etmeyince kazanın içine atılmasını emretti. Müslüman esir, kazana atıldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ona bakıyordu. Etleri bir anda kemiklerinden soyulup dökülüverdi.
Kral, Abdullâh -radıyallâhu anh-'a tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Kabûl etmeyince, onun da kazana atılmasını emretti. Hazret-i Abdullâh kazana atılacağı esnâda ağlamaya başladı. Kral, fikir değiştirdiğini zannederek Abdullâh -radıyallâhu anh-'ı yanına getirtti ve tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Şiddetle reddettiğini görünce hayret ederek:
"-Öyleyse niçin ağladın?" diye sordu.
Hazret-i Abdullâh, şu muhteşem cevâbı verdi:
"-Zannetme ki senin bana yapmak istediğinden korkarak ağladım! Ben, Allâh yolunda verebileceğim bir tek canım olduğu için ağladım. Kendi kendime: « Sen şimdi bir tek can taşıyorsun, şu kazana atılacak, Allah yolunda bir anda ölüp gideceksin. Hâlbuki vücûdumdaki kıllar adedince canım olmasını ve her biri için bunların Allâh yolunda bana tekrar tekrar yapılmasını ne kadar arzu ederdim » dedim."
Hazret-i Abdullâh'ın îman celâdet ve asâletiyle sergilediği bu müthiş tavır, kralın çok hoşuna gitti ve onu serbest bırakmak istedi.
"-Başımı öp de seni serbest bırakayım." dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh-, bir mahzûru bulunmayan bu teklife, yine bir teklifle karşılık verdi:
"-Benimle birlikte bütün müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?"
Kral:
"-Evet bırakırım." deyince de:
"-İşte şimdi olur." dedi.
Hazret-i Abdullâh -radıyallâhu anh- der ki:
"Kendi kendime; « Hem canımı hem de müslüman esilerin canını kurtarmak için Allâh düşmanlarından bir düşmanın başını öpmem de ne mahzur olacak ki? Öp gitsin! » dedim."
O gün seksen müslüman serbest bırakıldı. Hazret-i Ömer'in yanına geldiklerinde durumu ona anlattılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
"-Abdullâh bin Huzâfe'nin başını öpmek, her müslümana düşen bir vazîfedir! Bunu yerine getirmeye ilk önce ben başlıyorum." dedi. Kalkıp onun yanına gitti ve başını öptü. 1
Firâset sâhibi kâmil mü'minler, îmânın kanzandırdığı engin görüş ufku sâyesinde hâdiseleri âhiret penceresinden seyrederler. Bu vesîleyle de her dâim bir artı-eksi, yâni fayda ve zarar hesâbı içinde olurlar. Bu yüzden onların îmân aşkı karşısında, dünyevî ezâ ve cefâların, gelip geçici çile ve ıztırapların, sözü edilecek kadar bile değeri yoktur.
1İbn-i Esîr,Üsdü'l Gâbe, III, 212-213; Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, Beyrut 1986-1988, II, 14-15.
Ben, Allâh yolunda verebileceğim bir tek canım olduğu için ağladım
Abdullah bin Hûzafe-radıyallâhu anh-'ın eşsiz fazîletini ve îman cesâretini sergileyen nice ibretlerle dolu bir kıssası daha vardır:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın hilâfeti döneminde Şam'ın Kayseriye taraflarında Rumlar üzerine bir İslâm ordusu gönderilmişti. Abdullâh bin Huzafe -radıyallâhu anh- da orduda bulunuyordu. Rumlar onu esir ettiler. Krallerına götürdüler ve; "Bu, Muhammed'in ashâbındandır!" dediler.
Kral, Hazret-i Abdullâh'ı bir eve kapattırıp günlerce yemekten, içmekten alıkoyduktan sonra, ona bir miktar şarap ve domuz eti gönderdi. Üç gün gözlediler. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ne şaraba ne de domuz etine el sürmedi. Krala:
"-Onun boynu iyice büküldü. Oradan çıkarmazsanız ölecek!" dediler.
Kral, onu getirterek:
"-Seni yiyip içmekten alıkoyan nedir?" diye sordu.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
"-Gerçi zarûret, onlardan yemeyi ve içmeyi bana helâl kılmıştır, ama ben seni, kendime ve İslâm'a güldürmek istemedim!" dedi.
Kral onun bu vakur tavrı karşısında:
"-Sen hristiyan olsan da mülkümün yarısını sana versem, seni mülk ve saltanatıma ortak yapsam, kızımı da seninle evlendirsem olmaz mı?" dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh-:
"-Sen bana, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-'ın dîninden göz açıp kapayıncaya kadar dönmem karşılığında mülkünün tamâmını ve bütün Arap mülkünü versen bile, bunu aslâ yapmam." dedi.
Kral:
"-Öyleyse seni öldürürüm." dedi.
Hazret-i Abdullâh:
"-O da senin bileceğin bir şey!" dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh- çarmıha gerildi. Okçular önce ona isâbet etmeyecek şekilde, gözünü korkutmak için ok attılar. Daha sonra kendisine tekrar hristiyan olması teklif edildi. O mübârek sahâbî en ufak bir temâyül bile göstermedi. Bunun üzerine Kral:
"-Ya hristiyan olursun ya da seni kaynar kazanın içine atarım."
Kabûl etmeyince bakırdan bir kazan getirildi, içine zeytin yağı veya su konularak kaynatıldı. Kral, müslümanlardan bir esir getirtti. Hristiyan olmasını teklîf etti. Esir, bu teklifi kabûl etmeyince kazanın içine atılmasını emretti. Müslüman esir, kazana atıldı. Abdullâh -radıyallâhu anh-, ona bakıyordu. Etleri bir anda kemiklerinden soyulup dökülüverdi.
Kral, Abdullâh -radıyallâhu anh-'a tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Kabûl etmeyince, onun da kazana atılmasını emretti. Hazret-i Abdullâh kazana atılacağı esnâda ağlamaya başladı. Kral, fikir değiştirdiğini zannederek Abdullâh -radıyallâhu anh-'ı yanına getirtti ve tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Şiddetle reddettiğini görünce hayret ederek:
"-Öyleyse niçin ağladın?" diye sordu.
Hazret-i Abdullâh, şu muhteşem cevâbı verdi:
"-Zannetme ki senin bana yapmak istediğinden korkarak ağladım! Ben, Allâh yolunda verebileceğim bir tek canım olduğu için ağladım. Kendi kendime: « Sen şimdi bir tek can taşıyorsun, şu kazana atılacak, Allah yolunda bir anda ölüp gideceksin. Hâlbuki vücûdumdaki kıllar adedince canım olmasını ve her biri için bunların Allâh yolunda bana tekrar tekrar yapılmasını ne kadar arzu ederdim » dedim."
Hazret-i Abdullâh'ın îman celâdet ve asâletiyle sergilediği bu müthiş tavır, kralın çok hoşuna gitti ve onu serbest bırakmak istedi.
"-Başımı öp de seni serbest bırakayım." dedi.
Abdullâh -radıyallâhu anh-, bir mahzûru bulunmayan bu teklife, yine bir teklifle karşılık verdi:
"-Benimle birlikte bütün müslüman esirleri de serbest bırakır mısın?"
Kral:
"-Evet bırakırım." deyince de:
"-İşte şimdi olur." dedi.
Hazret-i Abdullâh -radıyallâhu anh- der ki:
"Kendi kendime; « Hem canımı hem de müslüman esilerin canını kurtarmak için Allâh düşmanlarından bir düşmanın başını öpmem de ne mahzur olacak ki? Öp gitsin! » dedim."
O gün seksen müslüman serbest bırakıldı. Hazret-i Ömer'in yanına geldiklerinde durumu ona anlattılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
"-Abdullâh bin Huzâfe'nin başını öpmek, her müslümana düşen bir vazîfedir! Bunu yerine getirmeye ilk önce ben başlıyorum." dedi. Kalkıp onun yanına gitti ve başını öptü. 1
Firâset sâhibi kâmil mü'minler, îmânın kanzandırdığı engin görüş ufku sâyesinde hâdiseleri âhiret penceresinden seyrederler. Bu vesîleyle de her dâim bir artı-eksi, yâni fayda ve zarar hesâbı içinde olurlar. Bu yüzden onların îmân aşkı karşısında, dünyevî ezâ ve cefâların, gelip geçici çile ve ıztırapların, sözü edilecek kadar bile değeri yoktur.
1 İbn-i Esîr,Üsdü'l Gâbe, III, 212-213; Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, Beyrut 1986-1988, II, 14-15.
Ben Böyle Namaz Kılamadım
Bir kere Hatemi Zahid Hazretleri, Âsım b. Yusuf Hazretlerinin yanına girdiğinde Âsım ona:
- Ey Hatem! Namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?" diye sordu. O da:
- Evet, dedi. Bunun üzerine Âsım Kuddise Sırruhu:
- Peki, nasıl kılıyorsun?" diye sorunca dedi ki:
- Namaz vakti yanaşınca abdestimi sünnet vechi üzere tazeliyorum. Sonra namaz kılacağım yere gelip dikiliyorum, ta ki her uzvum yerleşiyor. Kâbe'yi iki kaşımın arasında, makamıı İbrahim'i göğsümün hizasında, Allahu Teâlâ'yı mekândan münezzeh (pak ve uzak) olduğu hâlde başımda hazır, kalbimdeki her şeyi bilir olduğu hâlde görüyorum. Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde, cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum. Ve kılacağım namazın, son namazım olduğunu zannediyorum. Sonra ihsan ile (Mevlâ'yı görür gibi) iftitah tekbirini alıyorum, düşüne düşüne okuyorum. Tevazu ile rükûya eğiliyor, tazarru ile secdeye kapanıyorum. Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunup, sünnet üzere selâm veriyorum. Sonra da o namazı ihlâsla teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum. Ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.
Bunu duyan Âsım Kuddise Sırruhu Hazretleri hayretle:
- Ey Hatem! Senin namazın böyle mi? dedi. O da:
- Evet, otuz senedir böyle kılıyorum, deyince Asım Hazretleri ağlayarak:
- Ben daha bu zamana kadar hiç böyle namaz kılamadım, dedi.
Sakın Sandığı Boş Bırakma
İmâm-ı Gazâlî Hazretleri'nden:
İyi bil ki, bir gün; gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir. Kıyâmet günü insanoğlunun önüne her gün için yirmi dört tane kapalı kutu getirilir. Kutunun birini açıp, o saatte yaptığı amellerin mükâfâtı olarak, içinin nur ile dolu olduğunu görünce, Allâh'ın lütfunu düşünerek kul öyle sevinir ki, bu sevinci cehennem halkı arasında pay-laşılsa, cehennemin acısını duymaz olurlardı.
İkinci kutuyu açtığında, bundan karanlık ve pis kokular çıkar ki, bu da isyân ile geçirdiği saattir. Buna da öyle üzülür ki, eğer bu üzüntü cennet halkına dağıtılsaydı, kederlerinden cennetin zevkini kaybederlerdi.
Üçüncü bir kutu daha açılır ki içi tamamen boştur. Bu da uyku veya mübah şeylerle geçirdiği saattir. Fakat küçük bir hayrın ecrine dahi şiddetle ihtiyaç duyulan o günde, imkânı olduğu hâlde büyük bir kazancı kaybeden tüccarın zararı gibi ye hattâ çok daha fazla yanar ve o saati boşa geçirmesinin acısıyla kıvranır.
Bu kadar zarar ve aldanma sana kâfîdir.
O hâlde "Ey nefsimi Fırsat eldeyken sandığını iyi doldur, sakın boş bırakma. Tembelliğe düşme, sonra yüksek derecelerden düşersin."
Alt Kategoriler
- Dini Hikayeler
- Komik Hikayeler
- Bilim Kurgu Hikayeleri
- Sevgi Hikayeleri
- Tarihi Hikayeler
- Ilginc Hikayeler
- Basari Öyküleri
- Korku Hikayeleri
- Dostluk Hikayeleri
- ibretli Hikayeler
- Kahramanlik Hikayeleri
- Nükteler
- Hazir Cevaplar
- Ask Hikayeleri
- Türkü Hikayeleri
- SEN DE EKLE
Ana Bölümlerimiz
- Anasayfa
- Tüm Konular
- Hikayeler
- Fikralar
- Masallar
- Efsaneler
- Biyografiler
- Destanlar
- Nasihatlar
- Videolar
Hikaye Sitelerinden
- Ihya Hikayeleri
- Zehirliok Hikayeleri
- Dini Hikaye ve Kissalar
- KeskinBicak Hikayeler
- Hidayet Öyküleri
- Dini Hikayeler
- Sahabelerin Hayatlari
- Molla Cami Hikayeler
- Videolar ve Hikayeler
- Islami Kariyer Hikayeleri
sitemizde su an teknik calismalar oldugu icin bazi konu ve bölümlere ulasamaya bilirsiniz. anlayisiniz icin tesekkür ederiz. En kisa zamanda sitemizi daha da güzellestirecegiz insaallah.